Aile Kalmak
Aile olmak, çoğu zaman bize hazır verilen bir şey. Ama aile kalmak, özellikle bir kadın için, öğrenilen ve bedeli olan bir hâl. Çünkü aile dediğimiz yapının duygusal yükünü en çok taşıyan yine kadın oluyor. Sessizce toparlayan, idare eden, anlayan, bir arada tutmaya çalışan…
Bir kadın için aile kalmak; her şeyi içine atmak demek değil aslında. Ama çoğu zaman öyle sanılıyor. “Alttan alırsan geçer”, “idare edersen dağılmaz” denilerek büyütülüyoruz. Oysa kadın, sustukça değil, kendini ifade edebildiğinde aileye gerçekten ait hissediyor.
Aile içinde en çok yorulan şey, kadının görünmeyen emeği. Hatırlanan doğum günleri, barıştırılan insanlar, yumuşatılan cümleler, zamanında söylenmeyen ama kalpte biriken kırgınlıklar… Bir kadın aile kalmak için çoğu zaman kendinden vazgeçmesi gerektiğine inandırılıyor. Oysa kendinden vazgeçerek kurulan hiçbir bağ sağlıklı kalmıyor.
Bir kadın için aile kalmak; sevilmek kadar anlaşılmayı talep edebilmek demek. Herkesin iyiliği için güçlü durmak zorunda olmamak. Yorulduğunu söyleyebilmek. “Ben de buradayım” diyebilmek.
Ve sınırlar… Kadınlar için aile içinde sınır koymak çoğu zaman bencillik olarak etiketleniyor. Halbuki sınır, kopmak değil; bağın boğulmaması için nefes almaktır. Her şeye katlanmak değil, saygı gördüğü yerde kalmayı seçmektir.
Bir kadın ailesinde kalmak ister ama kendini kaybettiği yerde duramaz. Affedebilir, anlayabilir, yeniden deneyebilir… Ama görülmediği, duyulmadığı, sürekli eksildiği değer görmediği bir düzende “aile” sadece bir kelimeye dönüşür.
Aile kalmak, bir kadın için; fedakârlığın tek taraflı olmadığı, sevginin sessizlikle ölçülmediği, yükün paylaşıldığı bir alanda mümkün olur. Çünkü kadın, ancak hak ettiği değeri görüp kendi olarak var olabildiği yerde gerçekten aile kalabilir.




